Kara Bataklıklar - CHRISTOPHE BEC

Başlatan peder clemente, 13 Aralık, 2020, 16:47:06

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

peder clemente

Les Tourbieres Noires : Kara Bataklıklar
Guy De Maupassant'ın "la Peur=Korku" adlı öyküsünden, özgürce uyarlayan ve çizen:CHRISTOPHE BEC


                                                Spoiler doludur!
Fotoğraf sanatçısı Antoine, az bulunan görüntü avı için, Fransa'nın güney massif central  bölgesindeki Aubrac tepesi'ne gider...

Antoine anlatıyor: ...Bu bazalt taşından yapılmış büyük haçlar, yerel halkın bilinç altındaki korkularının açığa çıkmasına ve bazen mitlerin doğmasına neden oluyordu...Herşeyden izole edilmiş bu yüksek ve çıplak yüzeyde, değil ağaç tek bir çalı bile yetişmemişti...Burası bilinmez sırlarla buluşma noktası gibiydi...Fakat yalnız bu yer değil, her taraf sanki sihirliydi ve beni tamamen esir almıştı. Aubrac'ın büyüsü, sadece kendini ona teslim edenlere sunulur; ruhen ve bedenen teslim edenlere...Ancak, o zaman pençesine takılan mahkûmlar hafızamıza geri döner...

Antoine, yerel bir editörün siparişiyle buradaydı. Sık sık çıktığı bu görüntü avcılığı, eşiyle de evde problemlere neden oluyordu.Eşi, sorunlarıyla başbaşa kalmaktan hoşlanmıyordu. Antoine ise tam tersine hoşlanıyordu bu gezilerden.Bu yeni yerler arayışı, Antoine'nin ruhunda bağımlılık yaratıyordu; tıpkı Aubrac Tepesi'nde hissettikleri gibi:Sessizliğin derinliği...Sarhoş edici, büyüleyici ışık...Rüzgar stepleri karıştırır. Havanın içinde olma duygusu...Herşeyin ortasında olma duygusu muhteşem. L'Aubrac Platosu, terkedilmiş bir yer. Bir anıt mezara varıyorum. Her yeri yokluk, uçsuz bucaksız. Gerçeğe götüren yol. Sonsuzluğu hissediyorum...Sessizliğin üzerinde geziniyor.

Sonra, Antoine, platodan..."Les Tourbieres Noires=Kara Bataklıklar"a indi...

Fotoğraflarını çekti. O sırada bataklığa kesif bir sis çöktü. Bir kurbağanın vıraklamasıyla akşamın olduğunun ve havanın kararmaya başladığının farkına vardı. Tepeye doğru, elindeki fenerin ışığında tırmanmaya başladı.Tırmandıktan sonra, dizili taşların yanındaki telli çitleri izleyerek yürüdü..."Karanlıklar derindi, önümde hiçbir şey görmüyordum. Etrafımda da öyle...Ve dalların hışırtısı geceyi dolduruyordu.Nihayet bir ışık gördüm." diye anlatır o anları Antoine.

Antoine, sevindi...Işığa doğru ilerledi...Ve bir taş köprünün öte tarafındaki evi gördü.

"Bugün şanslı günümdeyim" dedi Antoine. Acaba öyle miydi?
Evin pencereleri demir parmaklıklarla örtülmüş, adeta bir hapishaneye çevrilmişti


Ahşap kapının büyük metal halkasıyla kapıyı çaldı. Kapıyı elinde çiftesiyle Baptiste adındaki yaşlı bir adam açtı.Sakalları kırlaşmış adamın gergin ve tedirgin bir hali vardı.

Antoine, derdini anlattı yaşlı adama. Baptiste, Antoine'yi içeri aldı. İki kızıl kurt köpeği aynı anda sivri dişlerini göstererek vahşice hırladılar; ancak, Baptiste'nin "yatın köpeklerim" komutuyla geri çekilip yerlerine gittiler.Antoine'nin para teklifini reddetti Baptiste. Antoine ve Baptiste konuşurlarken, odaya genç bir kız girdi...Kızla birlikte  iç gıdıklayıcı bir hava da geldi. Melodie adlı kızı gören Antoine çarpıldı. Duvarlarda Melodie'ye çok benzeyen bir kadının portresi asılıydı. Resimdeki kadın: Melodie'nin annesi Marie'ydi. Melodie, anahtar destesini alarak üst katta, eskiden annesinin olan odaya götürdü Antonie'yi.

Antoine, sırt çantasını bıraktı yere. Melodie, odanın anahtarını, Antoine'ye çaktırmadan sütyeninin içine yerleştirdi. Zira, gecenin ileri saatlerinde, Antoine'yi ziyaret etmeyi ve uzun, yalnız gecelerde kurduğu hayalleri gerçekleştirmeyi planlıyordu.Kendi kendine yetemiyordu artık. "babam biraz çılgındır" dedi Melodie. Demir parmaklıkları da babasının yerleştirdiğini söyledi. Baptiste'nin korktuğu şeyler vardı...geçmişten gelen ürpertici şeyler...Ve saklamak istediği şeyler vardı...hapsetmek istediği...

Baptiste, bir avcıydı. Evinde, içi doldurulmuş kartallar, tilkiler, sansarlar vardı. Eskiden beri avlanırdı. En iyi arkadaşı Bayac'dı bir zamanlar. İkisi de gençtiler. Bir gün birlikte ava çıkmışlardı. Avları, yaralanmış, kaçıyordu...Bayac'ın kızıl köpekleri yaralı hayvanı izliyordu. Kızıl köpekler, küçüklüklerinden beri kanla beslendikleri için yaralı bir hayvanı asla bırakmazdı. Baptiste: "kımıldayan bir şey var" diyerek, Bayac'ı bir kayanın arkasına bakmaya gönderdi. Bayac bakınırken, Baptiste çifteyi peşpeşe ateşledi yakışıklı Bayac'ın sırtına nişan alarak. "Neden?" diye sordu, yaralı Bayac. "En iyi dostumdun ama beni karımla aldattın. Onu kaç kez becerdin ha? söyle!" derken içindeki tüm kini de tüfeği gibi boşalttı Bayac'ın üstüne.Sonra sıra, kızıl köpeklere geldi. Yaralı bir canlıyı asla bırakmazlardı. Kara Bataklıklar, Bayac'ın korkunç feryatlarını çekti içine son kez...

O gece, Bayac'ın öldürülmesinin 18. yıldönümüydü. Bayac'ın çürümüş bedeni, her yıl dönümünde Baptiste'yi ziyaret ediyordu...Ya da Baptiste öyle görüyordu. Sırlar, açılıp saçılmaya başlamıştı artık. Pencerede görünen zombi gibi Bayac'ın görüntüsü, baptiste'yi delirtiyordu. Antoine baktığında bir şey göremiyordu. "İşte o çürümüş burada!...Ölüler diyarından lanetli bir ruh" diye bağırdı Baptiste. Kızıl köpeklerini saldı kapıyı açıp. "Bu pisliği ikinci kez parçalayıp yiyin" diye emir verdi köpeklerine; onlar da başka bir köpeği parçaladılar.

Gece yarısından sonra, Melodie, Antoine'yi yatağında ziyaret etti.Seviştiler. Melodie'nin vücûdundaki morlukları o zaman farketti Antoine."Beni bu lanetli yerden uzaklara götür" dedi Melodie sevişme sonrasında. Aslında Melodie bu eski evde tutsaktı; tıpkı annesi Marie'nin yaşarken hapsedildiği gibi. Marie, bir  "nemfomanyak"tı. Nemfomani kelimesinin kökeni Yunan Mitolojisindedir. "Nymph (Nymphe)": Doğada saklandığına inanılan, genç ve güzel kız şeklindeki dişil tanrısal varlıklara verilen isimdir. Doğurganlık ve zariflik simgeleridir. "Mania" ise: Çılgınlık, heyecan, aşırı coşku gibi anlamlara gelir. Nemfomanyaklar, anormal derecede yoğun bir cinsel dürtü yaşarlar. Davranışlarını kontrol edemezler. Nedeni tam olarak bilinmez. Baptiste, sonunda nemfomanyak karısı Marie'yi hapsetti eve. Dayanamayan Marie, intihar etti. Melodie, Baptiste'nin öz kızı değildi. Öldürdüğü arkadaşı Bayac'ın Marie'den olma kızıydı. Kız doğunca, doğaya atamamıştı. Fakat Melodie de annesi gibi nemfomanyaktı. 13 yaşında erkeklerle ilişki kurmaya başlamıştı...Baptiste, annesi gibi, Melodie'yi de hapsetmişti.
Melodie, Antoine'nin cüzdanındaki paraları çantasına koydu, Antoine uyurken. İçinde, Eyfel Kulesinin olduğu cam küreyi de...
İşte, tüm bu sırları anlatırken Baptiste, Antoine'ye; kapının önündeki seslere kulak kabarttı.Bir tıkırtı duydu. Bayac'ın, kapıya dayandığına inanarak çifteyi peşpeşe ateşledi...İri saçmalar kapıyı delip geçtiler...kapıyı açtıklarında, Melodie kanlar içinde yerdeydi...Yanında da, çantasından çıkan, içinde Eyfel kulesinin olduğu cam küre vardı...Melodie, Paris'i hiç göremeyecekti... 



Yöre insanları buradan bahsederken; "dokuz ay kış, üç ay cehennem" derler...Sonbaharda bunu anlamaya başlıyorsunuz.
Bayac, en sonunda intikamını almıştı...

                                        ***
"To this day they dwell
In a lonely dell
Nor fear the wolvish howl,
Nor the Lions growl.
                -William Blake"

Tercümesi:
"Artık onlar o ıssız
Vadide yaşıyorlar
Ne uluyan kurtlar korkutur  onları,
Ne de kükreyen aslanlar."


hercai

Sevgili Peder Clemente; gerçek fotoğraflar ve grafik resimlerle harmanladığınız  bu çizgi roman ilgi uyandırıcı...ellerinize sağlık...insanların psikolojileri öyle grift bir yapı oluşturuyor ki, artık kaşımızı kaldırsak psikiyatri tanı koyma telaşında...neyse, ben yine de bu tanılara  duyarsız kalmıyorum...kitap ilgimi celbetti...sâhi bu macera psikopat bir adamın vahşi cinayetleriyle mi bitmeliydi...hayalleri ve hayatları ellerinden alınmış, savunmasız kadınlar!
Sevgiler sizinle olsun :)

peder clemente

İlginiz ve fikirlerinizi açıklamanız için teşekkürler sevgili Hercai.
Eserle ve konuyla bağlantılı, beğendiğim bir dörtlüğü aşağıya bırakıyorum:

"And all must love the human form,
In heathen, turk or jew.
Where Mercy, Love&Pity dwell,
There God is dwelling too."
                      -William Blake

Tercümesi:
"Ve herkes sevmelidir insan suretini,
Putperest, Türk ya da Yahudi.
Rahmet, Sevgi ve Merhametin yaşadığı yer,
Tanrı'nın da yaşadığı yerdir çünki."

KenParker

"And all must love the human form,
In heathen, turk or jew.
Where Mercy, Love&Pity dwell,
There God is dwelling too."
                      -William Blake
"Ve herkes sevmelidir insan suretini,
Putperest, Türk ya da Yahudi.
Rahmet, Sevgi ve Merhametin yaşadığı yer,
Tanrı'nın da yaşadığı yerdir çünki."

Ne kadar hoş dizeler bunlar. Bütün insanlığın böylesi dizelere ihtiyacı var.