Bienal 2011

Başlatan Hayal Kahvem, 11 Kasım, 2011, 22:33:46

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Hayal Kahvem



 


Bu yıl İstanbul Modern'in bahçesindeki Antrepo 3'de gerçekleştirilen Bienal'i henüz gezemedim. Sabah Kanat Atkaya'nın yazısında okudum.  13 Kasım'a kadar sürecekmiş. Kanat Atkaya da yeni gezmiş. Öncelikle plaklar arşivi ve  fotoğraflarla ilgili bölümlerdeki eserlerle ilgilenmiş. Ben ise  bu tip sergilere  gittiğimde soyut eserler arasında nasıl şaşkınlıkla dolaştığımı hatırlarım. Ne olduklarını  anlayamadığım ama illa ki sanatçısına ve o sanattan anlayanına çok şey ifade eden eserlerdir bunlar... Eskiden bu eserlerin karşısında zaman dururdu sanki, hayretle kalakalırdım. Kendime gelmek için hemen şu sözleri tekrarlardım... "Durma öyle hacı... Speyşıl bir efekt yap... Nebiliim, ortadan yarıl, köpür filan, diyeceem bi aksiyon olsun. Böööyle şaşmakla olmaz... " Sonra ne oldu biliyor musun? Okuduğum bir öykü bu soyut eserlerin mana kazanmasına yardım etti. Atilla Atalay'ın Kişi Başına Bir Yalnız adlı öyküsünü bilir misin? Bak şimdi... Yazar öykünün girişinde yaz mevsiminin bittiğinden söz eder. Anlattığı yer  yazlıkçıların  yaz boyunca yaşadığı bir tatil kasabası olmalıdır. Okullar açılmıştır. Yazlıkçılar dönmüştür. Sokaklar ve yazlık evler boşalmıştır. Çevreye bir kasvet gelip yerleşmiştir. İlkinsan Bey'di sanırım. Evet, evet... Yazar ilkin yazlık evini kapatıp gittiği için, bu adama İlkinsan Bey adını takmıştır. İlginç bir adamdır İlkinsan Bey... Yazlığını kapatıp gitmeden önce, dinle bak, ne soyut çalışmalar  yapar...

- Çatıya çıkıp çanak antenin kafa kısmına nemlenmesin diye, yarısından kesilmiş bir pet şişe takar.

- Eski pantolon paçalarını kesip içini kumla doldurur.  Mahaleden geçen dere taşıp sel filan olursa, suların içeriye girmesini engelleyeceği düşüncesiyle kapıların eşiğine yerleştirir.

- Bahçedeki lambaların üzerine rutubet almasınlar diye, tek tek hipermarket poşeti geçirip bağlar.

- Sokak kapısının pirinç tokmağına oksitlenmeye karşı bir ameliyat eldiveni geçirir.

Nasıl ama? İşte bunları okuduktan sonra soyut çalışmalar anlam kazanmaya başladı hayal dünyamda... Gene de  yazarın her zaman tek geçtiği bir soyut çalışma vardı. Balkonda denize doğru bakan betondan yapılma süs kartalının battal boy çöp torbasıyla ambalajlanması... Bu soyut çalışmanın adı ne diye soracak olursan... "Yaza Veda" idi galiba... Zaten beton süs kartalının kafasına çöp poşeti geçirilip boğduktan ve yapay şelale istop ettirildikten sonra kara ciplerine atlayıp evlerine dönerlerdi yazlıkçılar. Yazar  ise  hayatında ilk kez "kalalım burada" diyecekti kendi kendine... Nedeni yoktu... Canı öyle iştemişti işte... Belki insan sesleri değil kuş seslerini duymak istemişti. Belki okey taşlarının şıkırtısı, gereksiz müzikler bitmişti ya sis düdüklerini, derinden gelen tekne seslerini, rüzgâr ve denizin  özbeöz kendi ezgilerini işitebilecekti. Öksüz miyavlamalar, hüzünlü ulumalar ortalığı saracaktı. Balkanlardan gelen soğuk hava kendini iyiden iyiye hissettirecekti. Belki tutuşabilen herşeyi şömine atıp saatlerce yanmasını seyredebilecekti.  Olan görkemiyle deniz orada duruyor olacaktı. Nasıl sakin ve nasıl mavi olacaktı kim bilir?  Düşünsene denizin tek müşterisi o olacaktı. Ne güzel! Uzaklarda bir salın üzerine üstlenmiş kuş korosu, yazarın aklından geçen şarkıya eşlik edecekti. Rüzgar keşişlemeden üç ila beş şiddetinde esecekti. Hopp... Kuşlar da gidecekti sonra... O sal, o sisli denizin ortasında bi başına, havada asılı gibi kalakalacaktı. Ne hoş bir resim yazarın anlattığı düşünsene... Yazarın dediği gibi pek efsunlu, insana anlatılmaz huzur veren bir görüntüydü bu... Bu resmin adı "Mesut dakikalar, haz veren lahzalar" olabilirdi belki. Ben şimdi Bienal'den soyut resimlere, soyut resimlerden  Atilla Atalay'ın Kişi Başına Bir Yalnız adlı öyküsüne hangi ara geçiş yaptım bilmem.  Belki yazarın öyküdeki "Bir yalnızın çektiği gün batımı fotoğrafını ruhu kalabalıklar tarafından ele geçirilmiş kimse çekemez " cümlesini hatırladım.  Sonra dayanamadım... Kitabı açıp okumaya başladım.