Hızlı Gazeteci - Necdet Şen

Başlatan ferzan, 26 Ağustos, 2019, 14:46:34

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

ferzan




    Pazar günü Hızlı Gazeteci ile haşır neşir oldum bilmem kaçıncı defa...Gecikmeli tanışmamın üzerinden 20 yıla yakın bir süre geçse de her muhatap oluşumda tekrar tekrar hayran oluyorum...Dün de öyle oldu bir kez daha...

    Niyetim 32 kitaplık Parantez Yayıncılık serisine son kez başlamaktı ama Remzi Kitabevi 'nin 1991 'de bastığı Keloğlan ve Deja Vu adlı iki kitap 32 'lik külliyatta olmadığı için bunlardan başlayayım çift dikişe dedim...Üzerine bir de 1989 basımı Bacı 'nın ilk edisyonunu adam gibi tekrar okuyayım dedim...Bacı, 32 'lik külliyatta var ama bu ilk albümünden okuması daha tatlı...

    Necdet Şen 'in Hızlı Gazeteci 'deki olgunluk dönemi öykülerini her tekrar okuyuşumda aynı hisse kapılıyorum; bu adam bize fazla mıydı acaba?..

    Çizgi romanlarında aşırı egoist, gıcık, peşin hükümlü ama bir o kadar baş kaldıran ve öz eleştirisini yapan bir karakteri anlatırken arka fonu da yazılıp çizildiği dönemin günceli ve politik nabzıyla doldurma becerisine sahip eşine az rastlanır bu adamın marifeti salt çizgi romancılığındaki özgünlük değil, gündemi ve gidişatı iyi tahlil edip ön görebilme becerisine sahip olması...Yazılıp çizilmesi üzerinden 30 yıldan fazla süre geçmiş olsa da bu üç öyküdeki detaylar hâlen aşırı tanıdık, aşırı bilindik, aşırı kanıksanmış detaylar. Necdet Şen 'in, rahatsızlık vermeyen usta işi alaylarını satır arasında ölçülü bir şekilde vermesi de cabası...

    Bu adam bugün hatırlanmalıydı...Panellere katılmalıydı...İmza günleri düzenlemeliydi...Gençlerle bir araya gelmeliydi...Bildiklerinden ve yaşanmışlıklarından istifade edilmeliydi...Oysa yine kendi yazılarından anlıyoruz ki, çizgi romancılığı sırf sahipsizlikten ve boşluğa yazıp çizme hissinin getirdiği kırgınlıktan ötürü bıraktığı günlerde, sırf bir avuç okuru eksikliğini hissetse seve seve, geçim kaygısı dahi gütmeden kağıda kaleme mürekkebe geri dönmeye dünden razıyken bir Allah 'ın kulu eksikliğini hissetmediği, hisseden de hissettirmediği için çizgi romanı bıraktı...Senelerce sigortasız çalıştırıldığı gazetelerden, usulsüzce ilişiğinin kesilip parasının verilmediği dergilerden ve ucuz atlattığı davalardan arttırdıklarıyla bir süre Ortadoğu ve Hindistan 'a yaptığı gezisinin kitabını yazıp internet üzerinden köşe yazıları yayınladı...Bir dönem gazetenin birinde köşe yazarlığı yaptı sanırım ama orada da fazla kalmadı diye biliyorum...En son annesinin yanına yerleşmişti herhalde, sonra da güneyde bir yerlerdeydi ama bugün 60 'lı yaşlarındayken ne yer, ne içer, ne yapar çok merak ederim bu kıymeti bilinmemiş çizgi roman emekçimizi...

    Bacı, sadece Necdet Şen üretimleri arasında değil, Türk çizgi romanı için de müthiş bir üretim...Bence birkaç dile çevrilip farklı ülkelerde yayınlanmalıydı...Keloğlan ise uluslararası anlamda pek anlaşılır olmayabilir ama çoğumuzun bir solukta okuyabileceği cinsten olduğu su götürmez...Deja Vu da öyle...Bir parça daha karamsar, üzgün ve iç daraltan değerli bir eser...Bu pazar üçünün de hatırını sorduğuma, incelikli yapılarını yeniden hatırladığıma memnunum...


























    Bacı; 12 Eylül 'den sonra 19 yaşında içeri girip 8 sene sonra tahliye olmuş 27 yaşındaki genç bir kadının iç hesaplaşması ve topluma adapte olma / yadırgama süreçleri

    Keloğlan; bir siyasi partinin uzun bir süreçten sonra genç ve idealist, sıradışı bir siyasetçiyi başına geçirtip sonrasında ektiğini biçme hikâyesi. Hızlı, bu öyküde sadece arka plândaki gazetecilerden biri. Başrolünde değil.

    Deja Vu; Eski bir militanın yıllardır kaçak göçek yaşadığı Paris 'te kendi kendini yargılayıp mahkum etmesinin ve çocukluktan beri travmalarla büyümüş kızı Umut 'la gurbette hayatta kalma mücadelesi verirken, dil öğrenme amaçlı Paris 'te bulunup boş zamanlarında memlekete geliş yasağı olan eski siyasi kaçak ya da hükümlülerle görüşüp bir yazı dizisi hazırlayan Hızlı ile yollarının kesişmesi hikayesi.

    32 'lik seride yer alan Değişim Rüzgarı, Kırılgan Çocuk İrisi, Bozacılar ve Şıracılar, Memet ile Memo, Mış Gibi ve daha nice öyküyü ise bilenler bilir...Ne siz sorun, ne biz anlatalım tadında muhteşem eserler...

    Meraklısı için Memet ile Memo 'nun muhabbeti dönmüştü şu başlıkta; http://altinmadalyon.com/altin/index.php/topic,12443.0.html

    Hızlı Gazeteci ve Necdet Şen 'e dair söylenecek çok söz var...Derkenar 'daki eski yazıları sadece yazıldığı dönemin güncelini yansıtmakla kalmayıp, basın yayın camiasına yönelik başlı başına bir yakın geçmiş ifşası sayılabilir...İsterim ki bu başlık altında bunları konuşalım, yazışalım...Değeri bilinmemiş bu sıra dışı  bileği ve zihni hatırlayalım...
Bağnaz okur, memnuniyetsiz beşer, işkilli büzük, sıfır tolerans iksmen, taş kalpli ahkam efendi...

https://ucuztefrika.blogspot.com

ZGeralt

Hiç okumadığım bir seri, sadece Kadıköy'de sahafta gördüğümü hatırlıyorum. Pek dikkatimi çekmemişti.

ferzan'ın yazısını okuduktan sonra merak ediyorum artık, ilk fırsatta , en azından bir kaç cilt okuyacağım :)

yidar

Çok güzel bir inceleme olmuş .Bende en kisa zamanda okuyacağım.

ferzan

    İlgisini çeken dostlar için Hızlı Gazeteci maceralarına ve dolayısıyla albümlerine dair bir arka plan bilgisi oluşturmak istiyorum...

    Hızlı Gazeteci, 1980 yılında Hey dergisinin Curcuna ekinde, karikatürize bir tip olarak başlıyor...Bu dönemde çizdiği maceralardan iki tanesi, 1981 yılında Çizgili Yayınlar etiketiyle albüm oluyor (ya da iki macera çiziyor, emin değilim); "Güzellik Yarışması" ve "Görev Her Şeyden Kutsaldır"

    1984 yılında Cumhuriyet Gazetesi 'ne transfer oluyor...Hızlı 'nın en bilinen öyküleri bu gazetede günlük bantlar halinde yayınlanıyor...Bu esnada gazeteye çizdiği maceralardan üçü daha albüm haline geliyor; başlığın ilk iletisinin en başında görselini paylaştığım Bacı (Cep Yayınları-1989), Keloğlan (Remzi Kitabevi-1991) ve Deja Vu (Remzi Kitabevi-1991)...7 senelik Cumhuriyet Gazetesi serüveninden sonra Necdet Şen bir dönem boşta kalıyor, sonrasında 1992 - 1993 yıllarında haftalık çizgi roman dergisi Joker 'de o çok konuşulan, Şen 'i davalık edip mahkemelere düşüren ama neticesinde büyük övgülerle beraat ettiren olaylı Memet ile Memo öyküsünü hazırlıyor...1994 yılında Hürriyet Gazetesi 'nde bu kez dikey sayfa formatında Hızlı Gazeteci 'nin en olgun ve en son öykülerini yazıp çiziyor...Tefrika çizgi roman geleneğimizin en uzun süreli ve en çok paralel kurguya sahip güncel merkezli üretimi Değişim Rüzgarı 700 küsur gün boyunca bu mecrada vücuda geliyor (bu uzun tefrikadan Necdet Şen, Parantez serisinin ilk 7 kitabını vücuda getirmiştir)...1997 'de Hürriyet defterini de kapatan Necdet Şen, 2000 yılına kadar herhangi bir şey üretmiyor...Sonrasında Parantez Yayınları için Hızlı Gazeteci bantlarını ve sayfalarını düzenliyor, kitap yayını için belli başlı uygulamalar yapıyor ve 32 kitaplık külliyatının yayınıyla uğraşıyor...Bu esnada yine aynı yayın evinden Nereye adlı bir gezi kitabı yayınlanıyor...

    Necdet Şen, 20 yıla yakın bir süredir sık sık ya da aralıklarla ''patronsuz medya'' mottolu Derkenar adlı sitede yazılar yazmaktadır...Yazı arşivi neredeyse birkaç kalın romanı dolduracak kadar geniş ve niteliklidir...

    Keloğlan ile Deja Vu, 32 'lik Parantez serisinde (8 ciltlik edisyonu da mevcut, her ciltte 4 sayıdan) yayınlanmıyor...Bunun dışında 80 'li yıllarda basılan 3 albümü de 32 'lik seride bulunuyor...Parantez külliyatını alanlar, Remzi 'den çıkan bu iki albümü de edinirse eksiksiz bir külliyata sahip olacaklardır...

    Hızlı Gazeteci külliyatının tamamı kısmen eleştirel ve suya sabuna dokunur haldeyken, yarısı karikatürize, yarısı hemen hemen realist bir üsluptadır...Bunun sebebi, Şen 'in hem çizgisi, hem de üslubunun 80 'li yıllardan beri geçirdiği evrim dolayısıyladır...Karikatürize bir tipken giderek kasvetli ve melankolik bir gerçek karaktere bürünür Hızlı Gazeteci...Arka fon ya da yan hikayeler bol mizah soslu iken, daha çok basın camiasına dair nükteler yer alırken, git gide ülke gündemine ağırlık veren ve elini korkmadan taşın altına sokan bir hale gelmiştir...

    Hızlı Gazeteci 'nin 32 kitaplık Parantez Yayınları kronolojisi, sondan başa doğru ters yönde akmıştır...İlk albümler (hatta ilk 7-8 albüm), Hızlı 'nın Hürriyet 'teki son dönemi iken, 32. kitaptaki Güzellik Yarışması ise 1980 'de çizilen ilk öyküdür...Bu sebeple 32 'lik seri realist bir tavırdan adım adım karikatürize bir tavra evrilir gibi görünür ama aslında orijinal yayın sırası tam tersidir...Ben bu tercihi gayet yerinde buluyorum, zira ilk önce karikatürize maceralar vesilesiyle Hızlı 'yı tanısaydım sanırım devam etmezdim...

    Hızlı Gazeteci 32 'lik Parantez Yayınları Listesi (2000-2003);

    Hızlı Gazeteci Sayı 01 - Kırılgan Çocuk İrisi
    Hızlı Gazeteci Sayı 02 - Ah Mimoza!
    Hızlı Gazeteci Sayı 03 - Biricik, Tombulum Benim!
    Hızlı Gazeteci Sayı 04 - Beceriksiz Aşık
    Hızlı Gazeteci Sayı 05 - Değişim Rüzgârı
    Hızlı Gazeteci Sayı 06 - Bozacılar Ve Şıracılar
    Hızlı Gazeteci Sayı 07 - 'Mış Gibi'
    Hızlı Gazeteci Sayı 08 - Bacı
    Hızlı Gazeteci Sayı 09 - 'Bir Ara Uçuyorum Sandım
    Hızlı Gazeteci Sayı 10 - Memet İle Memo
    Hızlı Gazeteci Sayı 11 - Olur Mu Böyle Olur Mu, Kardeş Kardeşi Vurur Mu?
    Hızlı Gazeteci Sayı 12 - Papatya
    Hızlı Gazeteci Sayı 13 - Bir Geminin Son Seferi
    Hızlı Gazeteci Sayı 14 - Sevmek Bir Çok Şeyi Göze Almaktır
    Hızlı Gazeteci Sayı 15 - Galiba Sana Aşık Oldum
    Hızlı Gazeteci Sayı 16 - Hayatım Çizgi Roman
    Hızlı Gazeteci Sayı 17 - Tatilcinin El Kitabı
    Hızlı Gazeteci Sayı 18 - Gemi Mezarlığı
    Hızlı Gazeteci Sayı 19 - Batık Kent
    Hızlı Gazeteci Sayı 20 - Ver Ar Yu Going Corc?
    Hızlı Gazeteci Sayı 21 - Kuyruklu Belâ
    Hızlı Gazeteci Sayı 22 - Gazetecinin Bir Günü
    Hızlı Gazeteci Sayı 23 - Pala İzzet Cinayeti
    Hızlı Gazeteci Sayı 24 - Üzgünüm Leylâ
    Hızlı Gazeteci Sayı 25 - Cambıldak Koyu Uygarlıkla Nasıl Tanıştı?
    Hızlı Gazeteci Sayı 26 - Bir Magazincinin Portresi
    Hızlı Gazeteci Sayı 27 - Sevdiğiniz Sanatçıların Donlarını Veriyoruz
    Hızlı Gazeteci Sayı 28 - İffet Nasıl Afet Oldu?
    Hızlı Gazeteci Sayı 29 - Beni Böyle Sev Seveceksen
    Hızlı Gazeteci Sayı 30 - Ya Benimsin Ya Toprağın!
    Hızlı Gazeteci Sayı 31 - Görev Her Şeyden Kutsaldır
    Hızlı Gazeteci Sayı 32 - Güzellik Yarışması


    Her sayı 96 sayfa olup, kitap isimlerinden de anlaşılacağı gibi reelden karikatürizeye doğru giden bir skala söz konusu yukarıda da dediğim gibi...Bu 32 'lik serinin ilk 16 sayısı, sizi Hızlı Gazeteci tutkunu yapmaya yetecektir...Gerisi de keyifle gelecektir...Benim ikinci yarıda okumadığım halen bir 8-10 kitap mevcut...İlk 6 kitap ise tamamen ezberinizi bozacak ve empati kurduracak türden muazzam bir içsel fırtına...

    Yine yukarıda bir yerlerde dediğim gibi, Hızlı Gazeteci 'yi tam edinmiş olmak için bu 32 'lik seride yer almayan iki kitabı da edinmek lazım ki, Necdet Şen 'in Cumhuriyet Gazetesi 'nde çizdiği en değerli maceralardan diğer ikisidir bunlar da;

    Keloğlan (Remzi Kitabevi - 1991)
    Deja Vu  (Remzi Kitabevi - 1991)


    Eğer 32 'lik seride iki kitaba bölünen küçük boy Bacı macerasını görüntüsü kesmezse, 1989 'da çıkan o nispeten daha büyük boy ve tek albüm Bacı 'yı sahaflardan ya da internetten bulmak halen mümkün...1981 'de basılan ilk iki albüm (Güzellik Yarışması ve Görev Her Şeyden Kutsaldır) ise zannımca o kadar önemli değil diye düşünüyorum...Zaten 32 'lik serinin son iki kitabı olduklarından çok da elzem değiller...

    Hızlı Gazeteci ile tanışmayı ve geçmişin sislerinden çıkarmayı düşünme ihtimali olan koleksiyoncular için bu iletim bir nevi rehber görevi görür umarım...Daha fazla kapak görseli ve ekstra bilgi için de Google imdada yetişecektir...
Bağnaz okur, memnuniyetsiz beşer, işkilli büzük, sıfır tolerans iksmen, taş kalpli ahkam efendi...

https://ucuztefrika.blogspot.com

ferzan

    16. kitap ''Hayatım Çizgi Roman'' ile ilgili bir dip-not düşmek istiyorum;

    Seri boyunca aralıklarla Necdet Şen 'in kendini çizdiği kısımlar bulunmaktadır ama bu kitap tamamen Necdet Şen 'in baş rolünde olduğu muazzam bir piyasa eleştirisidir...Tabulaştırılmış Oğuz Aral ve Gırgır ekolünü neden terk ettiğini, hangi kalıpları rahatsız edici bulduğunu, ne gibi tepkilere maruz kaldığını, gazetelerde çalıştığı dönemde kendi işinin ve konumunun ne kadar hafife alındığını anlattığı, büyük bir kısmı gerçek, ufak bir kısmı da göndermeli kurgu olan harika bir kitap...Bu kitaptaki çizimlerin üretildiği dönem büyük ihtimalle 80 'li yılların ikinci yarısı ve yayın mecrası da Cumhuriyet Gazetesi diye düşünüyorum...Yerli mizah ve çizgi roman camiası mutfağına ilgi duyanlar için keyifli ve bir o kadar düşündürücü bir belgesel...
Bağnaz okur, memnuniyetsiz beşer, işkilli büzük, sıfır tolerans iksmen, taş kalpli ahkam efendi...

https://ucuztefrika.blogspot.com

Nomad

@ferzan
Süper bilgilendirici bir yazı olmuş.
Elinize sağlık.

kharon

kalemine saglik ferzan, cok detayli-arsivlik bir dokum olmus.

maalesef Necdet Sen'i cok az okuyabildim,
hep daha cok okumak istedigim halde internette artik bulunmadigi icin cogu albumu okuyamadim.

umarim birgun sahaflardan toparlayip okumak nasip olur.

afu

Necdet Şen'in kırgınlığını, isyanını anlattığı yazıyı buldum.  :(
Gerçekten değerlerimizi bilemiyoruz malesef.

Ben artık çizgi romancı değilim
Necdet Şen - 19 Ekim 2001

Birlikte çıkmıştık yola. Üç aşağı beş yukarı hepimiz aynı yaşlardaydık. Kenarında "schoeller" yazan kalın resim kartonlarının üzerine eğilir, formikası kalkmış kahverengi masalarda "karikatür" olduğu varsayılan bir şeyler çiziktirirdik.

Hayat (her neyse o) bize aynı kulvarda yan yana koşma fırsatını tanımıştı.

Sirkeci'deki işkembecilere, Sultanahmet'teki köftecilere beraber gider, otobüse, vapura beraber biner, çiziktirdiğimiz taslakları "ulu abi" den önce birbirimize gösterirdik.

Ufak tefek farklılıklar yok muydu aramızda? Vardı. Ben şimdi olduğu gibi o zaman da solcuydum; onlar bu konularla ilgili değildi. Ben şimdi olduğu gibi o zaman da bir finduğun içini yar senden ayrı yemezdim; bazıları gizlice yerdi. Ben şimdi olduğu gibi o zaman da kılı kırk yarar, çok çizip "sürümden kazanmak" yerine, içime sinecek bir şeyler yazıp çizebilmek için ter dökerdim; onların çoğu kesesini doldurmayı düşünürdü. Ben vicdanıma sığdıramadığım şeylere "hayır" derdim, çoğu bu kelimenin anlamını bile bilmezdi.

Daha yolun başındaydım, paraya ve önümün açılmasına herkes kadar benim de ihtiyacım vardı, ama yine de altın bir tepsi içinde sunulan bu fırsatı reddedebilecek tok gözlülük hasletini her nasılsa yanımda getirmiştim.

Reddettiğim fırsatlara diğer çocuklar balıklama atladılar. Gün oldu birbirlerini gammazladılar, gün oldu birbirlerinin kafasında odun kırdılar, gün oldu, birbirlerinin paralarının üstüne yattılar, her adımda birbirleriyle takışıp bin parçaya bölündüler, her bölünüşte dergilerinin tirajı daha da azaldı, ama onlardaki köşe dönme arzusu hiç azalmadı.

Muhalefet bile onların gözünde satış rakamlarına yansıyacağı ölçüde kıymeti harbiye taşıdı.

Ama mahfiyetkâr okur, aradaki bu ince farkı hiç görmedi, hepimiz aynı terazide tartıldık.

* * *

Yıllar geçti, bazılarımız daha da yoksullaşırken, bazılarımız ikbal basamaklarını üçer beşer tırmanıp han hamam apartman sahibi oldular.

Yetenek miydi bu kopuşun ana bileşeni? Hayır. Çalışkanlık mıydı? Asla. Şans mı? O da değil.

Ne peki?

Hepimiz "sanatçı" ya da "karikatürist" ya da "mizahçı" gibi kategorik başlıklar altında aynı tarz insanlar olarak görülsek de, bazılarımız (çok azımız) için bir varoluş ve hakikati arayış sorunu olan yazma-çizme işi, bazılarımız (yani pek çoğumuz) için müreffeh bir yaşama giden ehven bir zıplama tahtasıydı.

Sapla samanı ayırmasını bilemeyen kandırılabilir ekseriyet için şimdi bile hiç bir değer taşımayan derinlik ve erdem arayışı, kimin zengin kimin yoksul olacağını daha o günden şaşmaz bir kesinlikle belirliyordu.

Adileşmeyi, çalım atmayı, dirseklemeyi, fitneyi, tezgâhtarlığı içine sindirebilene de "sanatçı" dedi bu okuryazar zümre, sindiremeyene de.

* * *

Biliyorum, ben de birçok küskün dostum gibi beş parasız öleceğim.

Bu kaçınılmaz; çünkü para, onu sevenle flört eder.

Bir zamanlar "abi ben sizin şöyle hayranınızım, böyle büyüksünüz, yazıp çizdiğiniz her şeyi kesip saklıyorum" diyen dünün cici çocukları, "cici" olmanın ödülünü fazlasıyla almış, hanları hamamları lüks tekneleri içinde rahat ve müreffeh, günlerini gün ederken, sonunda benim de cavlağı çektiğimi öğrenecek ve "çaplı bir arkadaştı, ama biraz aksi bir adamdı" diye yorum yapacaklardır ardımdan.

Hatta aralarından birkaçı belki vefa duygusuyla "sanatımı" öven, "aykırılığımı" garnitür niyetine satır aralarına yerleştiren "badem göz" yazıları döşeneceklerdir.

Ama inanıyorum ki, hemen hemen hiç biri, bu kadar hayranlık duydukları sanatçılar bir köşede unutulmuş ve kıpırtısız dururken, kendilerinin o sınırlı yetenekleriyle nasıl olup da böyle "yükseldiklerinin" esbabı mucibesini kurcalamaya yanaşmayacak.

Kendilerinin neden o kadar koyun ruhlu ve itaatkâr olduklarını sorgulamak yerine, benim "huysuzluğum" üzerine efsaneler üretecektir muhtemelen eski dostlarım.

Ne onlar ne de anlam'a ancak süpermarket raflarında rastlarsa "anlam" diyen necip okurlar, mizah ve karikatürün nasıl olup da medya patronlarının hizmetinde, suya sabuna dokunmayan, eyyamın "kötü" dediğine sövüp sayıp, yanı başında dönen dolaplar karşısında kör/sağır/dilsiz rolü oynayan tavrına ilişkin hakikati görme çabası içinde olacak.

* * *

Sanmayın ki sanat tarihi "en iyilerin" tarihidir; hayır, yarının sanat tarihçileri bugünün gazete ve dergi arşivlerini karıştırıp, en medyatik olanlara "en iyi" damgasını yapıştıracak.

Süslü bir albüm, lüks ciltli kitap bastırmak için kimlerin karşısında ne tür taklalar atmak ve hangi barlara takılıp, hangi piyasalarda kimlerle ahbaplık kurmak gerektiği acı gerçeğini es geçip, en fiyakalı kâğıtlara basılmış "ulûfe" albümlere bakarak, bugünün sanat tarihini yazacak yarının cici çocukları.

"Tarih kandırılamaz" sözü palavradır; gerçek o ki, tarih, dünün yalanlarının bugün ve bugünün yalanlarının yarın tasdik edilmesinden başka bir şey değildir.

Hep merak edip dururum, acaba şimdiye kadar kaç pırıltılı insan, basiretsiz editörler, çapsız ve kıskanç meslektaşlar, dogmatik tarihçiler, ezberci münevverler ve sapla samanı ayıramayan kuru kalabalık yüzünden daha yolun başında pırıltısını içine gömdü?

Yine merak eder dururum, nasıl olur da bir insan haksızlığa baş kaldırmak şöyle dursun, menfaatlerim zedelenmesin diye ya da zarar görmemek için ya da başka nedenlerle yalana, dalavereye, adaletsizliğe tepkisiz kalır?

Hakikatin taşıyıcısı olmakla yükümlüyken, art niyetli haber yazan gazetecinin; menfaat odaklarına kapılandığı için gerçeği çarpıtan yorumcunun; toplumun sağduyusunun sivri dilli temsilcisi olma ödevinden yan çizip, sadece plaza patronlarının talimatıyla ya da angaje olduğu şu ya da bu cemaatin klişeleriyle "durumu idare eden" karikatüristin; kendisini seçen kitlenin oylarına ihanet eden siyasetçinin; görevini savsaklayan kamu görevlisinin; toplum vicdanını kâr/zarar hesaplarına tahvil eden aydının yakasına yapışmayan her birey, şikâyetçi gibi göründüğü yanlış işlerin suç ortağıdır.

Eğer işsiz kalmak, dışlanmak pahasına medya lordlarını hicveden çizgi romancıyla, suya sabuna dokunmayan, menfaatine uygun davranan "köşe" karikatüristi aynı kefeye koyanlardansanız, sizden bir ricam var:

Lütfen bana yaptığınız tüm iltifatları geri alın.

İdare-î maslahatçılarla aynı "seçkin" kategoride anılmaktansa, aslında hiç hak etmediğim ve kollektif bönlüğün açık bir tezahürü gibi yakama yapışmış olan "huysuz" sıfatını yeğlerim.

* * *

Sorular sorulara gebe.

Zorbaları ve şarlatanları ayakta tutan nedir?

Korku. Teslimiyet. Suç ortaklığı.

Tabii bir de kendine ve herkese karşı takınılan iki yüzlü bir tutum.

Benim "huysuzluğum" belki de sizin kendinizle yüzleşme isteksizliğinizin öteki adıdır.

Yalana ve sahteliğe karşı açıkça tavır almadığınız ve "ben asla yalan söylemeyeceğim ve ne kadar ufak olursa olsun, ne kendime ne de başkalarına karşı asla hile yapmayacağım" diyemediğiniz sürece, sizden daha usta yalancılar ve hilekârlar tarafından keklenmekten kurtulamayacaksınız.

O gazetelere her gün para ödeyip içinde dişe dokunur bir şeyler bulmaya çalışan sizsiniz. O hesap ve promosyon kokan yazıları papağan gibi tekrarlayan, o çöp adam bile çizmekten aciz kifayetsiz muhterisleri karikatürist yerine koyup, embesil karalamalarını oradan oraya forwardlayan, panonuza yapıştıran da siz…

Güldüğünüz espriler, tasdik ettiğiniz samimiyetsiz "sanatsal" duruşlar, sizin çapınızı ele veriyor.

Ne olur, şaşıp yanılıp o furyada beni de beğenmeyin.

Valla istemem; hatta hicap duyarım. Beni o listeden silin.

Hayat olanca coşkusuyla renk ve ahenk içinde içimden akıp giderken bunu sizinle paylaşamıyorsam, bu kayıp benden ziyade sizin kaybınız.

Yıllardır çizgi roman falan yapmıyorum. Parasal zararım nedir hiç hesaplamadım ama kazancımı biliyorum:

İç huzuru.

Çizgi roman yapmadığım son beş yıl boyunca göğüs kafesimdeki o ağrı da yakamı bıraktı. Artık zorlanmadan soluk alabiliyorum.

İnanın, bütün o göz nuru, uykusuzluk, kalp ağrıları, o odalara kapanıp masalara abanmalar, yalnızlıklar, yorgunluklar, ertelenmiş boş vakitler ve okunamayan kitaplar, o adanmış hayat, sizinle bir şeyler paylaşabilmek içindi.

Madem ki genetik tesadüfler bu evrendeki sonsuz ışığın bir katresini de benim avucuma yükümlülük olarak tutuşturmuştu, emaneti çoğaltarak asıl sahibine, yani hayata ve size geri yansıtmalıydım.

Ama gördüm ki, herkese ait olanı hiç bir karşılık beklemeden ve artırarak yine herkese iade etmek için bile tüketim toplumunun kurallarına göre davranmak, yarışmak, dirseklemek, "konu neydi?" diye soran sekreterlere meram anlatmayı içine sindirebilmek, bir roman yazamayacak editöre roman, bir film çekemeyecek yatırımcıya senaryo, bir şarkı yazamayacak, çalıp söyleyemeyecek yapımcıya şarkı beğendirmek, "sanatçı"dan sayılabilmek için ilk adım olarak pazarlamacılık sınavından geçmek gerekiyormuş.

Eh, o zaman benden günah gitti çocuklar; hayatın anlamını, her şeyin üzerine barkod yapıştırıldığı ve satıldığı yerlerde arayanlarla yolum kesişmeyecekmiş gibi görünüyor.

Parayla pulla hiç işim olmadı; yediğim iki lokma, giydiğim çul-çaput.

Bir yıl önce (1 Eylül 2000'de) dayanamayıp son kuruşlarımla bir bilgisayar aldım ve bu web sitesini yapmaya başladım. Dedim ya, hayata olan borcumu ödemeye çabalıyorum. Bilenler biliyor, içten bir tebessüm dışında beklentimin olmadığını.

Buna rağmen yine de birileri çıkıp "onun sitesini tıklamayın, menfaati zedelensin" gibi yorumlar yapacak. Başka birileri bu inziva ve yalnızlığın bile bir "pazarlama taktiği" olduğunu söyleyecek. Başka birileri "megaloman", "narsist", "egosantirik" gibi sıfatlar yakıştıracak.

Ne kadar nefes tüketirsem tüketeyim, biliyorum ki, sesim sevgisizlik ve hoyratlık dağını aşamayacak.

"Benden bu kadar" diyerek plaza medyasını terk ettiğim şu son beş yılda bir tek anlayışlı yorum, bir tek içten rica bile beni o kalp ağrılarına geri döndürebilirdi. Neyse ki olmadı.

Teşekkürler Hızlı Gazeteci okurları, sağlığımı ve saadetimi sizin bu kıpırtısızlığınıza borçluyum.

Kaynak:
Necdet Şen ; Ben artık çizgi romancı değilim - Derkenar.com