dean'in izledikleri

Başlatan dean, 19 Ağustos, 2013, 15:53:49

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

BAHADIR

Filmi o kadar övüyorlar ki... Ama müzik ile yakından uzaktan alakam olmamasından ötürü izlemek içimden bile gelmiyor... Şimdi oturup bir baterist ve hocasının çekişmelerini mi izleyecez... Belki izlerim ama biraz daha itki lazım...

alan ford

  Vallahi ben geçen gün Caravan'ın (ki pek severim) film için yaptığı şarkıyı dinledim ve kesin seyredeceğim. Canterbury olsun ciğerimi yesin ;)
kaçmayı denemek bir tutsağın görevidir

dean

The Theory of Everything



http://www.imdb.com/title/tt2980516/

  Film, ünlü teorik fizikçi Stephen Hawking'in gerçek yaşam hikayesini anlatıyor. Film senenin iyi filmlerinden bir tanesi. Lakin en iyilerinden diyemiyorum. Çünkü hikaye anlatıcılığı konusunda yönetmen James Marsh'ın bu seviye bir film için bir kaç sorunu olduğunu düşünüyorum. Öncelikle film tam olarak neyi anlatmak istediğini şaşırmış vaziyette. Stephen Hawking'in bilimsel tarafı ve aile hayatı arasında film bir o tarafa bir bu tarafa gidiyor. Aile tarafında daha fazla kalıyor. Ama özellikle son 40-50 dakika filmden çıkıp, belgesele kayıyor. Hawking, konuşma cihazını alırken bir beş dakika, america'ya giderken bir beş dakikalık bir kısım daha gibi sinematik anlatımdan çıkabiliyor.

  Onu geçersek filmin en büyük artısı tabi ki Eddie Redmayne'in kusursuz performansı. Redmayne, Hawking'i oynamamış. Resmen Hawking olmuş. Bu sene Oscar'ı alamaması çok büyük sürpriz olur. Hakeza Felicity Jones'ta çok iyi bir performans sergilemiş. Ama Oscar şansını Still Alice'de ki performansı ile Julianne Moore'u izlemeden değerlendiremem.

  Sonuç olarak The Theory of Everything iyi bir film ama rakiplerinin gerisinde olduğunu düşünüyorum.

kedidiro

Şu ara ben de oscar fimleri haftası yapıyorum kendime dolayısıyla sevgili dean ile paralel seyir halindeymişiz... Kısa kısa izlenimlerimi paylaşayım.
1- herşeyin teorisinde stephen hawking'i oynayan eddie radmayne'nin oscar alamaması büyük sürpriz olur. Çünkü hem akademi gerçek kişileri oynayan oyuncuları ödüllendirmeyi sever, hem özürlü rolleri her zaman bir adım öndedir hem de oyuncu kesinlikle muhteşem oynuyor.
2- the imitation game'i keyifle izledik, hakkında fszla bir şey bilmediğimiz alan turing hakkında bilgiler edindik. Eşiniz dostunuzla nitelikli bir film izlemek istiyorsanız ideal bir seçim olur. Ama sinema sanatına ne eklemiştir, bu filmden yarına ne kalır?
3- birdman ise tam bir yönetmen filmi. Tiyatro dünyasına ait işler benim için daima maça 1-0 önde başlar zaten. Ama bu filmde kameranın kullanımından, müziğin kullanımına, hikaye anlatmadaki ustalığa ve oyuncu yönetimine kadar her aşamada hissedilen bir ustalık var. En iyi film ödülünü alır mı bilmem ama inarritu'ya en iyi yönetmen ödülü vermeyeceklerse gözüme görünmeseler iyi ederler.
4- büyük budapeşte oteli ise bu yılın adaylarından en eski gösterim tarihine sahip olanı. Diğerlerinin hiç biri daha ülkemizde vizyona girmemişken bu film geçen baharda buralardaydı. Hoş bir hikaye ve yine  özgün bir anlatım dili... Ben bu sinemayı seviyorum.
5- nihai kararımızı vermeden önce boyhood' u da seyretmeliyiz. Yine de ben en iyi erkek oyuncu ve en iyi yönetmen oscarlarımı verdim.

dean

Alıntı yapılan: kedidiro - 22 Ocak, 2015, 00:13:21
Şu ara ben de oscar fimleri haftası yapıyorum kendime dolayısıyla sevgili dean ile paralel seyir halindeymişiz... Kısa kısa izlenimlerimi paylaşayım.
1- herşeyin teorisinde stephen hawking'i oynayan eddie radmayne'nin oscar alamaması büyük sürpriz olur. Çünkü hem akademi gerçek kişileri oynayan oyuncuları ödüllendirmeyi sever, hem özürlü rolleri her zaman bir adım öndedir hem de oyuncu kesinlikle muhteşem oynuyor.
2- the imitation game'i keyifle izledik, hakkında fszla bir şey bilmediğimiz alan turing hakkında bilgiler edindik. Eşiniz dostunuzla nitelikli bir film izlemek istiyorsanız ideal bir seçim olur. Ama sinema sanatına ne eklemiştir, bu filmden yarına ne kalır?
3- birdman ise tam bir yönetmen filmi. Tiyatro dünyasına ait işler benim için daima maça 1-0 önde başlar zaten. Ama bu filmde kameranın kullanımından, müziğin kullanımına, hikaye anlatmadaki ustalığa ve oyuncu yönetimine kadar her aşamada hissedilen bir ustalık var. En iyi film ödülünü alır mı bilmem ama inarritu'ya en iyi yönetmen ödülü vermeyeceklerse gözüme görünmeseler iyi ederler.
4- büyük budapeşte oteli ise bu yılın adaylarından en eski gösterim tarihine sahip olanı. Diğerlerinin hiç biri daha ülkemizde vizyona girmemişken bu film geçen baharda buralardaydı. Hoş bir hikaye ve yine  özgün bir anlatım dili... Ben bu sinemayı seviyorum.
5- nihai kararımızı vermeden önce boyhood' u da seyretmeliyiz. Yine de ben en iyi erkek oyuncu ve en iyi yönetmen oscarlarımı verdim.

  Hemen hemen aynı fikirdeyim. Güzel tespitler. Ben Boyhood'u da izledim. Çok farklı ve çok özel bir film. Akademinin en iyi film ödülünü Boyhood'a vereceğini düşünüyorum. Şu ana kadar ki Altın Küre'de dahil irili ufaklı bütün ödüllerde en iyi filmi aldı. Boyhood'un özelliği olay değil, olguyu anlatması. Büyümek olgusunu öyle bir şekilde anlatıyor ki, insanı inanılmaz bir şekilde etkisine alabiliyor.

şurada film ile ilgili ufak bi'şeyler karalamıştım;
http://altinmadalyon.com/altin/index.php/topic,7130.465.html

dean

Gone Girl



http://www.imdb.com/title/tt2267998/

  David Fincher favori yönetmenlerimin başında gelir. Benim açımdan en büyük özelliği sıradan görünen hikayeleri bile kusursuza yakın çekmesidir. Örneğin Panic Room konu olarak klişenin dibidir. Eve giren hırsızlara direnen anne-kız. Ama bu konuyu Panic Room gibi işleyen başka bir film bulamazsınız. Ya da Zodiac, kağıt üzerinde sıkıcı duran bir konuyu 150 dakika boyu diken üstünde seyrettirmek anca üstün bir yeteneğin eseri olsa gerek.

  Gone Girl konusu itibari ile "ben bu daha önce filmi izledim" etkisi yaratsa da Fincher'ın büyülü elleriyle yine son derece başarılı bir film olmuş. Aslı olan romanında Gillian Flynn'in filmin senaryosunu da yazması film için büyük artılardan biri. Uyarlama senaryo olarak  Akademinin değerlendirmemesi ilginç olmuş açıkçası. Başrollerinde izlediğimiz Ben Affleck ve Rosamund Pike'a gelirsek. Pike, oscar adaylığını hakkeden bir performans sergilemiş. Ama Ben Affleck'in daha öncesinde farklı olduğunu söylemek pek mümkün değil.

  Sonuç olarak yılın en güzel gerilim filmlerinden biri. Kaçmayacak cinsten.

  Not: Panic Room demişken. Şu plan sekans olarak çekilen sahneyi eklemeden edemedim.

https://www.youtube.com/watch?v=_Qh7jFJ6zWw

dean

The Interview



http://www.imdb.com/title/tt2788710/

  En sonunda bu olaylı filmi izledim. Tabi filmi izleyince Kuzey Kore hükümetinin neden bu şekilde tepki verdiğini insan anlıyor. Filmde ellerinden geldiğince Kuzey Kore ile dalga geçmişler. This Is the End ile Absürtlük sınırlarını aşan yönetmen Evan Goldberg ve Seth Rogen ikilisi bu filmde de o sınırın gerisine pek düşmemişler. Bu tip filmlerde çok eğlendiğimi daha önce bir çok kez söylemiştim. The Interview içinde aynı şeyleri düşünüyorum. İzlerken eğlendim. Bu tip film için bana yeterli.

dean

In Time



http://www.imdb.com/title/tt1637688/

  In Time garip bir film. İzlerken insanın ağzında Cheesy bir tat bırakıyor. Ama şöyle de bir durum var. Aslında eldeki konsept baya iyi. Bu konudan çok daha iyi bir film çıkması gerekiyormuş. Yönetmen Andrew Niccol, Truman Show'un yazarı; Gattaca'nın da yönetmeni. Kağıt üzerinde bakıldığında çok daha iyisini yapması gereken bir yönetmen aslında. Yine de kendini izletiyor. Çok büyük beklentiler olmazsa, en azından izleme sürecinde keyifli olabildiğini söylemek mümkün.

dean

The Count of Monte Cristo



http://www.imdb.com/title/tt0245844/

  Filmi başarılı buldum. Kitap uyarlaması olarak nasıl olduğunu değerlendiremeyeceğim. Zira kitabını okumadım. Monte Kristo ile ilgili bildiğim tek şey konseptiydi o kadar. Onu da zaten Ezel dizisinden görmüştüm. Neyse filme dönerse yönetmenlik, oyunculuk, dönem atmosferi vs. hepsi üst düzeyde. Tek ve ciddi sıkıntı olayların biraz hızlı olarak yaşanıyormuş hissi yaratmasında. Tabi 1000 sayfalık bir kitap için 130 dakikalık bir film kısa kalıyor. Belli ki kurgu masasında film ciddi bir kesintiye uğramış. Ama kitabı okumadığım için bu beni çok rahatsız etmedi. O sahne film de yok. Bu sahne yok diyemedim. Sözün özü The Count of Monte Cristo eli yüzü düzgün, izlenesi bir yapım. İzlemeyen arkadaşlara kesinlikle tavsiye ederim.

dean

Annabelle



http://www.imdb.com/title/tt3322940/

  2013 senesinin ve yakın tarihin en iyi korku filmi olduğunu düşündüğüm The Conjuring'in spin-off'u fikri kağıt üzerinde heyecanlandıran bir fikirdi. Ama yönetmenin James Wan olmayışı, kadronun aslına göre zayıf oluşu vb. gibi sebepler beklentileri düşürdü. Bence filmin bir iki tane temel sorunun var. Bu sorunlar maalesef filme iyi bir film dememi engelliyor. Birincisi film korkutmuyor. Yer yer gersede kurkutmuyor. İkincisi film geçtiği dönemi iyi yansıtamıyor. Dönem filmlerinde ki en önemli olay budur zaten. Dönemi inandırıcı olarak yansıtıyor mu ? yansıtmıyor mu ? film bunu başaramıyor. Dönem filmi olarak başarısızlığı, başkarakterlerimizin 2 boyutluluğu ile birleşince, film ve karakterler empati kurması imkansız hale geliyor. Her çıkan korku filmini izlerim ben demiyorsanız uzak durun.

dean

Deliver Us from Evil



http://www.imdb.com/title/tt2377322/?ref_=nv_sr_1

  Bu filmde benim için en fazla önemli olan şey yönetmeni Scott Derrickson. Neden ? Çünkü kendisi 2016 yılında vizyona girecek Doctor Strange'in yönetmeni. Derrickson, Doctor Strange için duyurulduktan beri bütün sinema filmlerini izledim. Derrickson ilginç bir yönetmen genelde filmlerini korku filmi ile bir başka türün kırması şeklinde çekiyor. The Exorcism of Emily Rose'da mahkeme/suç ile korkuyu birleştirmiştir. Bu filmde de polisiye ve korkuyu birleştiriyor. Lakin The Exorcism of Emily Rose kadar başarılı olduğunu söylemek maalesef güç. Film yer yer uzun şekilde o derece polisiyeye dalabiliyor ki korku filmi olduğunu kesin çizgilerle hatırlatmaya çalışıyor. Bu da maalesef inandırıcılığı zedeliyor. Saf korku filmi olarak çektiği 2012 tarihli Sinister, Deliver Us from Evil'ın çok daha ötesindeydi.

  Doctor Strange ile de çizgi roman uyarlaması ile inceltilmiş bir korku filmi havası yakalayacağını düşünüyorum. Marvel filmlerinde kariyeri neredeyse hiç olmayan yönetmenlerin coştuğunu gördük. Scott Derrickson'ın görsellik ve atmosfer olarak Doctor Strange'i çok iyi yansıtabileceğini düşünüyorum. Senaryo ona ait değil. Ama hikaye anlatıcılığı onun ellerinde. Kevin Feige, Derrickson hakkında son derece olumlu konuşmuştu. Elimizde hiçbir official veri olmadığı için şuan da yapabilceğimiz tek şey Feige'nin heyecanını paylaşmak :)

dean

Taken 3



http://www.imdb.com/title/tt2446042/

  Bu başlığa en son 09 Şubat'ta yazmışım. Gerçektende 09 Şubattan beri geçen cumartesi Furious 7'a kadar hiç film izlememiştim. İzlediğim zaman hergün iki film izlerim. İzlemediğimde de uzun süre izlemem. Bunun sebebi diziler tabi ki. Ben ikisini bir arada uyum içinde hiçbir zaman götüremedim. Dizi izlediğim zaman 3-4 ay aralıksız, film izlemeden dizi izliyorum. Film izlemeye başladığım zamanda her gün 2-3 film, hiç dizi izlemeden izliyorum. Bir nevi dengesiz bir hal işte :) Bu ara dizi dönemindeyim. Neler neler izlendi ama.

  Herneyse filme dönelim iki akşam önce Taken 3'ü izledim. Taken 3 demek bile ilginç aslında. İlk film güzel bir filmdi. Ama ilk etapta herhalde kimsenin aklına böyle bir serinin doğacağı gelmezdi. Seri olması elbette yapımcıları için iyi oldu. Paralarını kazandılar ama film kalitesi açısından ikinci ve üçüncü filmin ilk filmin yanına yaklaşabildiğini söyleyemeyiz.

  Taken 3'de ikinci filmde olduğu gibi Olivier Megaton tarafından çekildi. Megaton, bu filmlerde açıkçası B filmden hallice işler çıkardı maalesef. Filmden keyif almak için beklentilerin çok düşük olması lazım. Bir Taken 4 gelir mi ? gelmez mi ? şuan belli değil. Ama gelecekse de Megaton ile gelmesin.

 

dean

The Breakfast Club



http://www.imdb.com/title/tt0088847/

  80'li yılların efsane gençlik filmlerinden biridir The Breakfast Club. Filmi biliyordum ama izlemeyi ertelemiştim. Dawson's Creek'in bir bölümü direktman filmin konseptini kullanıyordu. O bölümden sonra filmi tedarik ettim. Geçenlerde de izledim. Filmle ilgili tabi ki çok söz var ama bence en önemlisi benim gibi 80'li yılları hiç yaşamamış birine bile 80'li yıllarda genç olmanın ne demek olduğunu göstermesi. Filmi izlerken 30 sene öncesine gittim. O dönemde, dönem gençliğinin lisede, insan hayatının en çetrefilli zamanında nasıl hissettiklerini bende hissettim. Bence filmin en önemli özelliği budur. Bu da zaten filmi kült yapan özelliğidir.

ferzan

    The Breakfast Club, benim için de çok özel bir yere sahip filmlerden...

    Filmin varlığından dahi haberim yokken, seneler önce lisedeyken pazar günleri bir radyo kanalının 80'ler kuşağında ara ara Don't You Forget About Me parçasını denk geldikçe dinler, mest olurdum...Çok sonraları Youtube icat olduktan sonra ismini yalan yanlış hatırladığım bu parçanın Simple Minds'a ait olduğunu ve klibi vesilesiyle de bu filmin tema müziği olarak yazılıp bestelendiğini öğrenmeme rağmen, filmi izlemek çok daha sonrasına nasip olmuştu...

    The Breakfast Club, kamera arkasında pek çok ilginç hadiseyi barındıran ve seti en enteresan filmlerden biri...Vakit oldu mu netten araştırılmasını şiddetle tavsıye ederim, çok ilginç ve hoş detaylar mevcut...Bunun harici filmin psikopat ergenini canlandıran Judd Nelson ile içine kapanık ergenini canlandıran Ally Sheedy, 26 yaşlarında olmalarına rağmen ikisi de liseli karakterlerini başarıyla canlandırmıştır...Emilio Estevez 20'lerinin henüz başındayken, diğer iki oyuncu gerçekten de lise çağındadır ama 5 genç de aynı yaşta gözükür...Lise, yönetmenin kendi okuduğu lisedir, bazı oyuncular filmin başında gerçek hayattaki aileleriyle de oynamıştır ve Emilio Estevez, kendi orijinal adını kullanmak suretiyle babası Martin Sheen'in sahne adını inatla kullanmamıştır...

    Filmdeki oyuncuların çoğu, birkaç filmde daha bir araya gelmek suretiyle o dönem pek revaçta olan '' Brat Pack '' akımına, yani ergen yakışıklı 80'ler oğlanı kategorisine terfi etmiştir...Bizdeki Küçük Emrah ekolünün daha ergen, daha cool ve daha elle tutulur, kaale alınır versiyonudur...Bu akımın diğer üyelerinden aklımda kalanlardan biri de Kiefer Sutherland idi...Benzer dönem filmleri için de St. Elmo's Fire, Pretty in Pink, Lost Boys ve 80 sonu 90 başı westerni '' Young Guns '' 1 ve 2 aklıma ilk gelenlerden...

    Aldıkları disiplin cezası gereği bir müddet boyunca haftasonlarının belirli saatlerini okulda geçirecek ve onlarla birlikte etüde kalacak olan öğretmenlerinin verdiği ve neden orada olduklarını sorgulatan bir kompozisyon kaleme almak üzere istemeye istemeye aileleri tarafından o haftasonu okula bırakılan, normal şartlarda hayatta bir araya gelmeyecek olan farklı kesimden ve farklı kafa yapısından 5 gencin birbirileri üzerinden bazı şeyleri ve ortak yanlarını görmeleri üzerine çok tatlı ve dolu bir yapım...

    Filmin kendi içerisindeki derinliği, popüler kültüre etkisi, sonraki üretimlere sirayet eden göndermeleri ve atmosferi bugün dahi unutulmuş değildir...Öyle çok kıyametleri koparmayan, ama his ve anı olarak elini doğrudan insanın göğüs kafesinden içeri sokup kalbinden yakalayan, buram buram orta dönem 80'leri kokan, çok güzel bir dönem anlatısı...

    Soundtrack'leri ayrı güzeldir...İki tanesinin filmden bağımsız ama filmin tanıtımını içeren özgün klip hallerini paylaşayım hemen...

    https://www.youtube.com/watch?v=CdqoNKCCt7A

    https://www.youtube.com/watch?v=1WusfE2M5KU
Bağnaz okur, memnuniyetsiz beşer, işkilli büzük, sıfır tolerans iksmen, taş kalpli ahkam efendi...

https://ucuztefrika.blogspot.com

dean

Jurassic World



http://www.imdb.com/title/tt0369610/

  Filmi bugün izledim. Öncelikle şunu söylemem lazım. Benim filmi izlerken ki en önemli kıstasım ilk Jurassic Park filmiydi. Yani o filmi ilk kez izlediğim zamanki hisleri bu film bana yaşatabilecekmiydi. Diğer faktörler ikincil sıradaydı ve kesinlikle ilk Jurassic Park'dan aldığım keyfi bu filmde de almayı başardım.

  Jurassic World'ün temel başarısı bir 90'lar filmi üslubuyla çekilmiş olması. Zaten ilk Jurassic Park'a atmosfer olarak benzemesinin ana nedeni de bu. Günümüz filmlerindeki psikolojik, sosyolojik çıkarımlar, aşırı derinlikli karakterler, büyük edebi sözler bu filmde yok. Onları yerine bolca 90'lar atmosferi var.

  Ben genel olarak beğendim. Filmde gişe olarak şimdiden 500 milyonu geçti. Bu devam filmleri de geliyor demek.